Barış Pınarı Harekatı: Suriye'nin ve Bölgenin Geleceğine Yansımaları

Anadolu Yakın Doğu Araştırmaları Merkezi (AYAM), 7 Aralık 2019 Cumartesi günü İstanbul’da Al-Jazeera Araştırmalar Merkezi ile birlikte düzenlediği “Barış Pınarı Harekatı: Suriye ve Bölgenin Geleceğine Yansımaları” başlıklı sempozyuma, siyaset, ekonomi ve güvenlik alanlarında uzmanlar ve akademisyenler katıldı.

Sempozyumun açılışını Al-Jazeera Araştırmalar Merkezi Genel Müdürü Dr. Muhammed Muhtar el-Halil yaptı. El-Halil, konuşmasında söz konusu AYAM ile ortaklaşa düzenlenen sempozyumun Suriye’de henüz kesinleşmeyen karmaşık siyasi ve askeri durumu ve 9 yıldır tanıklık edilen çelişkilerle dolu ilişkileri ele almasından dolayı önemli olduğunu vurguladı. El-Halil, sözlerine şöyle devam etti: “Suriye’nin kuzey sınırı, Türkiye’nin güneyi boyunca uzandığı için Türkiye, güvenlik tehditlerini ve bölgedeki çeşitli dönüşümleri yakından yaşadı. Bu, Türkiye’nin bölgesel gücünü de gösteren “Barış Pınarı” sürecinin başlamasını zorunlu kıldı. Bu tehditler, cumhuriyetin ilanından bu yana Türkiye’nin tarihinin en büyük askeri operasyonunu başlatmasına neden oldu. Bununla birlikte, bu sürecin etkileri halen araştırılmak, analiz edilmek ve değerlendirilmek zorunda. Bu nedenle, AYAM ve Al-Jazeera merkezleri arasındaki ortak çalışmaların ilki olan bu sempozyum, bölgenin geleceği ve sürecin sonucuna ilişkin genel çizgilerin ortaya çıkmasında önem arz ediyor”

Al-Jazeera Araştırmaları Merkezi Müdürü’nün konuşmasının ardından, AYAM Genel Müdürü ve Genel Yayın Yönetmeni Dr. Mustafa Al-Wahaib konuştu. Türkiye'nin başlattığı operasyonun önemini “Türkiye, dış politikasında önemli bir dönüm noktası kaydetti. Suriye’de ve bölgede belki de yıllarca sürecek olan yeni bir gerçeklik çizdi” diyerek ifade eden Al-Wahaib, konuşmasında Barış Pınarı Harekâtı’nın önemine dair başlıca nedenlere kısaca değindi: “Bunlardan birincisi, mültecilerin ülkelerine geri dönmesini kolaylaştırmak için güvenli bir alan oluşumunda insani bir boyuta sahip olan, askeri bir operasyon ve çapraz boyutlu bir süreçtir. İkincisi, Türkiye ile bölgedeki aktif ülkeler arasında yeni uluslararası anlaşmalar yapılmasıyla sonuçlanan siyasi ve stratejik etkilere sahip bir süreç olmasıdır. Üçüncüsü, çok karmaşık ve demografik çeşitliliğe sahip bir bölgede yeni bir gerçeğin başlangıcıdır. Bunun nedeni bölgede bir barış gücü ve dengeleyici bir unsur olarak büyüyen Türkiye'nin rolünün gerçekliğini somutlaştırıyor olmasıdır.”

Al-Wahaib, bu nedenlerden dolayı Barış Pınarı sürecini ve Suriye gerçekliği üzerindeki etkisini incelemenin önemine dikkat çekerek, bu konunun çeşitli açılardan ve eksenlerden ele alınması gerektiğini aktardı. Sempozyumun önemine değinen Al-Wahaib, şöyle konuştu: “Bu sempozyum pratikte, diller arasındaki engelleri kırarak ortak oturumlarda belli bir konu hakkında çeşitli yerlerden gelen araştırmacıların konuşma yapmasını ve aynı zamanda entelektüel araştırma merkezleri arasındaki ortak iş birliğini sağlamaya çalışmıştır.” dedi.

Birinci oturumun açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Yasin Aktay sözlerine AYAM ve Al-Jazeera merkezlerine böylesine önemli bir sempozyumu organize ettikleri için teşekkürlerini sunarak başladı.

Barış Pınarı operasyonunun önemine değinen Aktay, Türkiye’nin söz konusu operasyon ile ulusal güvenliğini tehdit eden, uluslararası ve bölgesel etkinliğini zayıflatan çeşitli ve uzun vadeli ayrılıkçı bir varlığın oluşturulması planlarını engellemekte doğrudan ve güçlü bir etkide bulunduğunu söyedi. Aktay’a göre, Türkiye'nin bu süreci uygulama kararı, bölgedeki güç dengesini son 60 yıllık süreçte yapamadığı bir şekilde değiştidi ve bu da Türkiye’nin gücünün büyüklüğünü gösterdi.

Prof. Dr. Yasin Aktay, Suriye devriminin başlangıcını ve buna paralel olarak gelişen Arap Baharı'nı değerlendirdi. Suriye'deki devrimcilerin asıl taleplerinin rejimin devrilmesi değil, reform yapılması olduğunu belirten Aktay, buna karşılık Suriye rejiminin şiddete ve güce başvurarak, muhalifleri ve protestocuları susturmak için baskıya yöneldiğine değindi. Aktay, “Suriye rejimi ile stratejik ilişkilerde eşi benzeri görülmemiş bir düzeye ulaşan ve protestoculara reform taleplerini yerine getirme konusunda gerçek bir diyalog ve kararlılık içinde bulunmalarını tavsiye eden Türkiye’yi ve diğer ülkeleri dikkate almayarak protestocuları susturmak için askeri yöntemlere başvurmuştur” diye konuştu.

Prof. Dr. Aktay, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bölgesel güçler ve büyük güçler, Suriye'deki durumdan faydalanmayı ve krizi yönetmeyi planlamaya başladı. Böylece İran, bölgesel genişleme politikasını desteklemek için Suriye rejimini askeri milis ve müttefikleri aracılığıyla lojistik ve teknik olarak destekledi ve bu arada Suriye halkına karşı kanlı katliamlar gerçekleştirdi. Rusya ayrıca, meşru otoritenin saldırıya karşı savunmak ve ona yardım etmek için onunla anlaşmaya vardığı bahanesiyle Suriye meselesine dahil olmuş, ancak bu angajmanla hedeflerine ulaşmak amacıyla savaş suçlarına ilişkin katliamlar yapmıştır.”

Aktay sözlerine şöyle devam etti:

“ABD, muhalefeti desteklemiş, Esed’in vazgeçip istifa etmesini ve rejimin devrilmesi talep etmiş ve DEAŞ ile savaşmak için uluslararası koalisyon oluşturulmasını desteklemiştir. Ancak, Suriye topraklarına girdiğinde ilan ettiği hedeflerin dışında hareket edip, DEAŞ’a karşı kazandığı zaferle yetinmemiş ve Türkiye’ye düşman olan güçleri desteklemiştir. Rejim ve Rusya bölgede insanları katletmeye devam etmiştir. Eğer ABD, ilan ettiği hedefleri yerine getirseydi, Türkiye bunu destekleyecek ve onunla güçlü bir ittifak olarak kalacaktı. Bununla birlikte, gerçek şu ki ABD’nin tutumu, Arap Baharı ve Türkiye'nin Suriye’deki düşmanlarına, özellikle de iç sürtüşmeyi derinleştirmek, bölgelerini demografik olarak değiştirmek ve Türkiye'nin 900 km boyunca uzanan sınırlarını tehdit etmek için çalışan ayrılıkçı gruplara destekler nitelikte değiştiğini gösteriyor. Bu bölgedeki istikrarsızlık da Türkiye’yi doğrudan etkiliyor. Bu nedenle, Türkiye'nin Somali ve Myanmar gibi dünyadaki istikrarsızlık alanlarıyla ilgili tüm konumlarında benimsemiş olduğu insanî boyutunun ve insan haklarını gözetmesinin yanı sıra, bu bölgede kendi ulusal güvenliğini de gerçekleştirmek için tek başına istikrarı sağlaması gerekiyordu.”

Aktay konuşmasında, Türkiye'nin Suriyeli mültecileri topraklarında desteklemeye ve ensar-muhacir kültürü çerçevesinde onlarla yaşam yükünü paylaşarak bu konuyla başa çıkmaya istekli olduğunu kaydetti. Aktay, aynı zamanda Türkiye’nin sınırı boyunca uzanan, savaştan kaçmak isteyen ama ülkesini terk etmek istemeyenler için Suriye’de güvenli bir bölge kurmak için istekli olduğunu belirtti. Aktay’a göre, Türkiye, Suriye’de istikrarı ve güvenliği sağlamak ve insanların Avrupa'ya akışını engellemek için bu bölgenin güvenliğini sağlamak üzere çeşitli ülkelere çağrıda bulundu. Türkiye'nin bu projeyi hayata geçirmesi hususunda yöneltilen eleştirilerin yanı sıra pek çok engelin de olduğuna dikkat çekti.

Aktay, şöyle devam etti: “Türkiye şimdi bu projeyi kendi iç hukuku, uluslararası hukuk ve insan hakları ışığında başlatabildi. Bununla birlikte, Türkiye’yi bu süreci uygulamaya zorlayan şey bölgeden aldığı saldırılar, güvenlik ve stratejik tehditler gibi geçerli nedenler olmasına rağmen, halen çeşitli suçlamalar ve eleştiriler yapılmaktadır.”

AK Parti Genel Başkan Danışmanı Prof. Dr. Aktay, Batı’nın güvenli bölgede terörist ajanlara destek vermesine değinerek, “Türkiye bununla mücadele etme hakkına sahiptir” dedi. Aktay, “Türkiye'nin müttefiklerinin kendilerine yönelik tehdit konusunda sessiz kalmaları -ve aslında desteklemeleri- Türkiye’yi, müttefiklerinin desteğini beklemeden, meşru insanî ve güvenlik hakkına dayanarak kendini savunma yoluna itmiştir” şeklinde konuştu.

Aktay konuşmasında, Suriyeli mültecilerin topraklarına geri dönüşleri meselesinin Türkiye, Ürdün, Irak ve Lübnan gibi Suriye’ye çevre ülkelerin ve ardından Avrupa Birliği ülkelerini de ilgilendiren bölgesel ve uluslararası bir boyuta sahip olduğunu belirtti. Aktay, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Bu nedenle, Suriye'nin kuzeyindeki güvenli bir alanın oluşturulması yalnızca Türkiye’nin güvenlik hedeflerine hizmet etmekle kalmayacak olup, aynı zamanda istikrar ve güvenlik ortamında ülkesine dönmek isteyen yerlerinden edilmiş Suriyeliler sorununu çözmede ve Suriye’deki çeşitli sınıflandırmaların terörist örgütlerini güney sınırlarından kaldırmanın yanı sıra Suriye’deki etnik grupların ve azınlıkların özelliklerini de korumaya katkıda bulunacak. Barış Pınarı Harekâtı bunu sağlayacaktır.”

Sempozyumun Oturumları ve Konuşmacılar

Sempozyum üç oturum olarak düzenlenmiştir. Birinci oturumun gündemi "Barış Pınarı Harekâtı’ndan Sonra Güç Dengesi ile Bölgesel ve Uluslararası Aktörlerin Rolü ve Uluslararası Anlaşmalar", ikinci oturumun gündemi “Barış Pınarından Sonra Suriye'de Muhalefetin, Rejimin, Kürtlerin ve DEAŞ’ın Yeni Konumları”, üçüncü oturumun gündemi ise "Güvenli Alan Oluşumu ve İdaresi"

Birinci Oturum: "Barış Pınarı Sürecinden Sonra Güç Dengesi, Bölgesel ve Uluslararası Oyuncuların Rolü ve Uluslararası Anlaşmalar"

Birinci oturum, Türkiye’yi Barış Pınarı Harekatı’nı başlatmaya iten sebepler üzerine yoğunlaştı. Bunun yanı sıra, Türk-Amerikan ilişkilerinin son durumu ele alınarak, Türk operasyonuna karşı olumlu ve olumsuz tepkiler, Rusya’nın rolü, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) geleceği de değerlendirildi. Oturum, Barış Pınarı sürecinin gerekçelerini, operasyonun gidişatını ve bununla ilgili uluslararası tutumları gösteren görsel bir sunum ile başladı.

SETA Araştırmacısı Dr. Veysel Kurt, Türkiye'yi bu süreci uygulamaya iten nedenleri üç noktada özetledi: Suriye’nin birliğini korumak, Türkiye'yi çevreleyen sınır bölgesini terör örgütlerinden temizlemek ve mültecilerin geri dönebilecekleri güvenli bir alanın olmasını sağlayarak sorunun çözümüne katkıda bulunmak. Dr. Kurt, “ABD’deki hâkim güç, Başkan Trump’a baskı yaparak Türkiye'nin aldığı kararları uygulamasını engellemek ve operasyondan vazgeçirmek amacıyla sesini yükseltti. Avrupa Birliği de bu sürece karşı itirazlarını dile getirerek, DEAŞ’a yeniden ortaya çıkma fırsatı vereceğini iddia etti.” dedi.

Dr. Kurt, Türkiye'nin DEAŞ’a karşı en güçlü mücadeleyi veren ülke olduğunu belirterek, NATO ve Batı’nın bir terör örgütünü yenmek için diğer terör örgütlerini araç olarak kullandığına dikkati çekti. Barış Pınarı Operasyonunun gelecekte bölgeyi şekillendirmedeki etkilerine değinen Dr. Kurt, bölücü terör örgütleri dosyası, cihatçı örgütlerin dosyası, siyasi çözüm dosyası ve mülteci dosyası gibi çeşitli dosyaların meseleye dahil olduğunu, bu nedenle de Suriye arenasının son derece karmaşık olduğuna dikkat çekti. Kurt’a göre, bu harekât, Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleme ve ayrılıkçı güçler ile onları destekleyen ülkelerin Suriye’yi bölmelerini engellemek ve Türkiye'nin devam eden tehdidini önleyen güvencenin temelini teşkil etmektedir.

ABD’nin yeni bir harita çizmek için YPG’ye destek vermesinin bile bir ölçüde kabul edilebilir olduğunu belirten Dr. Kurt, Suriye'nin çıkarlarını göz önüne almadan konumunu düşmanlıktan yana belirlemiş olan Arap Birliği'nin tutumunu anlamadığının altını çizdi. Dr. Kurt, “Bu süreç, gelecekte Suriye’nin güvenliğini ve birliğini sağlayacak bir süreç olup Suriye çıkarları açısından en önemli kısmını teşkil etmektedir” diye konuştu.  

Kurt, ABD’nin Suriye petrol sahalarını ele geçirmesi konusuna değinerek “ABD’nin Suriye'deki güçlerini çekmemesi ve SDG milislerine yönelik desteğine devam etmesinin en önemli nedenlerden birinin Suriye petrolü olduğunu belirtti. Kurt şöyle konuştu: “Sınırlı sayıda dahi olsa Suriye’de varlığını sürdürmesini DEAŞ’a bağlayan ABD’nin bölgede kalmasının tek nedeni tabi ki bu değil. Aksine bu sadece ABD’nin petrol alanlarını DEAŞ’a bırakmak istemediği için söylediği bir gerekçe. Bununla birlikte gerçek şu ki, ABD askerî varlığını sürdürmek istemekte, Suriye'nin ve bölgenin geleceği hususunda temel bir rol oynamak istemektedir.”

 

Kurt, sözlerini şöyle tamamladı: “Türkiye, tekrardan kendisini operasyon başlamadan önce yaşadığı tehditler altında bulması durumunda, Barış Pınarı sürecini aynı adla tamamlama yoluna gidecektir. Çünkü bölücü terör örgütlerinin tüm sınırdan silinmesi amacına ulaşmak için yeni bir süreç gerekebilir. Ayrıca, mülteciler konusu da gerçek bir çözüme kavuşamamıştır ve bu nedenle sürecin tamamlanması önemli bir faktör olabilir.”

İran'ın bu süreçteki tutumuna odaklanan İRAM İran Araştırmaları Merkezi Başkanvekili Dr. Hakkı Uygur ise, İran’ın devrimin başından bu yana rejimi desteklemekle elde ettiği sabit bir çıkarı olduğuna işaret etti. Uygur, İran’daki ‘Yeşil Devrim’in bastırılmasında ve büyük liderlerin hapishanelere atılmasını hatırlatarak, İran’ın Suriye’de de kendi iç protestolarında benimsediği yaklaşımı sürdürdüğünü söyledi. Uygur, sözlerine şöyle devam etti: “İran, Barış Pınarı sürecini reddetti. Bunun nedeni Suriye'ye kendi müdahalesinin ve ülkenin kuzeyinde kendi nüfuz alanının genişlemesinin önlemesidir. İran’ın operasyonu reddetmesine rağmen, tavrını sinirli bir şekilde medyada ilan etmemesi dikkat çekicidir. Resmi düzeyde yumuşak ve kesin olmayan tepkiler yer alırken, İran yerel medyası, İran rejimine ve toplumsal aktörlere yönelik sert eleştiriler yöneltmiş ve Kürt-İran bölgelerinde operasyona karşı gösteriler düzenlenmiştir.”

Uygur, ikinci olarak, ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki varlığının dolaylı olarak İran'ın varlığının bölgede nüfuzunu genişletmesinin önüne geçme hedefi olduğunu, nitekim ABD'nin ayrılıkçı örgütlere desteğinin Suriye'nin kuzeyindeki ve doğusundaki İran yayılmacılığı önünde bir engel olduğunu doğruladı.

Mısırlı akademisyen ve politikacı Seyf Abdulfettah ise, Arap Birliği’nin Türkiye’nin askerî operasyonuna karşı verdiği tepkinin halkın görüşlerini yansıtmadığını ifade ederek, tepkilerin Arap Birliği’nin olağanüstü toplantısında bir araya gelen ülkelerin tavrı olduğuna ve bunun tamamen siyasi bir karar olduğuna işaret etti. Abdulfettah, bu ülkelerin “Rus, İran ya da Amerikan gibi diğer tüm güçleri kınadığını göremiyoruz” ifadelerini kullandı.

Operasyın sürecine yönelik güvenlik açığı ve mülteci meselesini de içeren kapsamlı bir yaklaşımın önemini vurgulayan Seyf Abdulfettah, güvenli bölgedeki kalkınma ve iyi yönetim çabalarının, o bölgedeki Türklerle Suriyeliler arasında sürekli bir iletişim ve iş birliği sağlanmadan gerçekleşemeyeceğini belirtti.

Seyf Abdulfettah ikinci olarak, Arap Birliği ülkelerinin toplumsal değişimler ve Arap Baharı dalgaları karşısında zayıf rollerine ilişkin konuştu. Abdulfettah’a göre, Arap Baharı ile halkların umutlarını desteklemeyi benimseyen ülkeler ve karşı devrimler ile zulüm rejimlerini ve liderlerini destekleyen ülkeler olmak üzere iki ayrı grup ortaya çıktı. Abdulfettah, bu nedenle Arap Birliği’nin çoğunluğunun, ana hedefi mülteci sorununu çözmek ve Suriye topraklarının birliğini korumak olan Türk operasyonunu reddetmesinin şaşırtışı olmadığını söyledi.

Rus araştırmacı Leonid İsaev ise, Türkiye ile Rusya arasındaki güvenli bölge konusunda Soçi Anlaşması'nın imzalanmasından sonra, Rusya’nın süreci anlayışla karşıladığını vurguladı. İsaev’e göre, bu, iki ülke arasında yıllarca süren stratejik iş birliğiyle bağlantılıdır. Çünkü iki ülke Astana süreci, aralarındaki ekonomik anlaşmalar ve kendi aralarında imzaladıkları silah anlaşmaları gibi önemli ortaklıklara imza attılar.

İsaev, ülkesinin Türkiye ile iş birliğini ABD ordusunun da bölgedeki varlığına bağladığına işaret ederek, “Rus-Türk anlaşması iki taraf arasındaki kaçınılmaz rekabet nedeniyle büyük önem kazanıyor. Rusya ve Türkiye’nin Doğu Fırat bölgesinde birbirlerinin desteği ile kazanması -bu bölgedeki birçok uluslararası oyuncunun gölgesinde- bölgedeki hedeflerine yaklaştırıyor.” dedi

 İsaev’e göre Rusya bu sürecin, Suriye topraklarının birleştirilmesinde Türkiye'nin güvenliğinin korunmasına ilişkin haklarının anlaşılmasına paralel olarak önemli bir dönüm noktası olduğu görüşündedir. Bu nedenle Rusya, SDG ile rejim arasında aralarında anlaşılması için tatmin edici bir formül kabul etmek amacıyla arabuluculuk yaptı. Isaev ayrıca, Rus-Türk anlaşmasının Suriye rejimi için tatmin edici olmadığını belirtti ve rejimin daha sonra bunu engellemeye çalıştığını kaydederek, “Ancak Rusya, rejimin bu anlaşmanın gereklerine ve sonuçlarına bağlılığı konusunu Türkiye’ye garanti etti.” ifadelerini kullandı.

Rusya'nın kuzeydoğu Suriye'de gelecekte oynayabileceği rol ile ilgili olarak Isaev, bunun doğrudan Rusya ile Türkiye arasındaki anlaşmaya bağlı olduğunu belirtti. Isaev sözlerini şöyle sonlandırdı: “Bununla birlikte, genel olarak Suriye’deki Rus varlığı, Suriye’nin geleceği konusu gibi süreçten tamamen ayrı bir vizyona dayanmaktadır.”

2. Oturum: “Barış Pınarı’ndan Sonra Suriye'de Muhalefetin, Rejimin, Kürtlerin ve DEAŞ’ın Yeni Konumları”

İkinci oturum, bölgedeki aktif güçlerin oluşumuyla ilgili bazı soruları içeriyordu. Rejim güçleriyle entegre olan veya bölgede bağımsız bir varlık olarak kendisini korumaya çalışan SDG’nin önündeki senaryolar hakkında soruları içeren oturumda, bölgedeki muhalif güçlerinin geleceği ve son oluşumlarının sebepleri de ele alındı. Bu oluşumların taktiksel bir hareket olarak ya da tamamen stratejik sebeplerden dolayı ortaya çıkmasının tartışıldığı oturumda, bölgedeki DEAŞ ile savaşın geleceği, Barış Pınarı Harekâtı bölgelerine sınır bölgede bulunan rejim güçlerinin varlığı ve bölgedeki Rus ve ABD kuvvetlerinin değişen konumlarının etkileri üzerinde duruldu.

Tartışmayı, Suriye’deki Ulusal Eylem Grubu Başkanı Ahmad Ramadan başlattı. Suriye’nin kuzeydoğusundaki harekât sonrası bölgenin kaderi hakkında konuşan Ramadan bu süreçte yer alan ülkeler arasındaki çeşitli çekişmeler ve anlaşmalar nedeniyle, durumun hala endişe verici, çalkantılı ve istikrarsız olduğunu belirterek bölgedeki istikrarın yerel faktörlerden ziyade uluslararası faktörlerin anlaşmasının sonucu olarak sağlanacağını belirtti. Bölgenin geleceğine ilişkin yaptığı konuşmada Ramadan, operasyon başlamadan önce, Türkiye'nin kuzeydoğusundaki güvenli bölge ile ilgili Türk-ABD anlaşmasının uygulanmasındaki sorunları, Münbiç ile ilgili Türk-ABD anlaşmasının uygulanmasındaki sorunlara bağladı.

Ramadan, bu operasyon bağlamında ABD’nin rolüne dikkati çekerek, “Önce güvenli bölge için Türkiye ile anlaşma yaptıklarını duyurdular, ardından Suriye’den çekileceklerini söylediler, sonra savaş, operasyona dahil olmayan alanlardan başlatıldı; bu kartların karıştırılmasını ve savaşın geçici olarak durdurulmasını sağladı.” dedi.

Ramadan sözlerine şöyle devam etti: “Öyle ki savaş şu ana kadar net bir politik durumla sonuçlanmadı. Ayrıca, operasyon ile kontrol altına alınan alanlarda, Fırat’ın doğusunda yaşayan halktan mültecilerin geri dönmelerine izin veren altyapının kurulması ve bu bölgenin yönetiminde aktif bir yerel güç olması gerekiyor. Bölgedeki güvenlik alanlarında istikrar sağlanamadı. Muhaliflerin, Barış Pınarı Harekatı’nın varlığından önce bölgede kendini göstermesine rağmen siyasi boşluk olduğu için bölgenin durumu değişmedi.”

Bu sürecin olumlu etkilerine de değinen Ramadan, Fırat’ın doğusunu ele geçiren ABD ve Avrupa destekli teröristlerin dirençlerinin kırıldığını belirterek, bu unsurların yerel oluşumları tehdit ettiğine ve bunun DEAŞ ile mücadeledeki rolüyle alakalası olmadığına işaret etti. Ramadan, “Özellikle 1 milyon Suriyelinin yerinden edildiği bölge ABD’nin gözetimi ve yönetimi altındadır” ifadelerini kullandı.

Dr. Ramadan, Rusya’nın şu anda Türkiye ile yaptığı anlaşmalar ile etkili bir aktör haline geldiğini belirtti. Ramadan şöyle devam etti: “ABD petrol bölgelerinde yeniden konuşlandı. Bu da Suriye'deki en önemli noktaları kontrolü altına aldığı anlamına geliyor. Rejim, Suriye'nin kuzeyindeki bazı bölgelerden dağılmasına rağmen, bu anlaşmalardan yararlanamadı. Tam dağılma için elinde kesin bir veri ve fon bulunmadığından, muhalefetin de askeri düzeyde kısmi kazanımlar aldığını, ancak siyasi sahnede alamadığını söyleyebiliriz.”

Abdurrahman Al-Hajj, tartışmayı Türkiye'nin bölgeye yönelik görevleri açısından ele aldı. Hajj, şöyle konuştu: “Türkiye, kapasitesinin üstünde yük yüklenemez. Türkiye'nin Suriyeli ortaklarının rollerine katkıda bulunması için, sahadaki aktörlerin projelerini doğrudan yürütmesi ve Türkiye’nin yükünü hafifletmesi gerekir. Bölgedeki çıkarları büyüktür, ancak karşı karşıya kaldığı tehditler ve baskı nedeniyle hepsinin altından kalkamayabilir. Suriyelilerin olası ortak menfaatler doğrultusunda çalışması ve yatırım yapması gerekir.”

Bu bağlamda El Hajj, Suriye muhalefetinin söylemini ve stratejik vizyonunu geliştirmesini engelleyen birçok yapısal sorundan muzdarip olduğunu belirtti. Hajj’a göre bu sorunlardan birisi, Anayasa Komisyonu. Anayasa komisyonunun oluşum sürecinde organların oluşturulamaması, muhalefetin resmiyeti, uluslararası anlamda aktif olmayan adımların atılması gibi sorunların varlığı yanı sıra muhalefetin başka görüşlere itibar etmeksizin bölünmesi de önemli sorunlardan birisidir.

Hajj, “Muhalefetin siyasi kolunun, Barış Pınarı Harekâtı sürecinde fiili ve politik destek sunması ve doğu bölgesinde varlığını sağlamak için siyasi söylemini geliştirmesi gerekmektedir” dedi.

ORSAM Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Ahmet Uysal ise, henüz kurtarılan bölgeleri geliştirmek ve ekonomi döngüsünü sürdürmek için pratik bir yol belirlemek amacıyla Suriye’nin farklı bölgelerinde yerel meclisler ile Türkiye’deki çeşitli yerel yönetimler arasındaki deneyimlerin paylaşılması ve sürekli temas halinde olmasına ilişkin konuştu. Yönetimde, yerel deneyimin Modern Türk deneyiminden destek aldığına işaret eden Uysal, bu durumun kesinlikle muhalif ordunun farklı alanlarındaki ihtiyaçlarını karşılayacağını vurguladı.

Ortadoğu Uzmanı Dr. Ömer Faruk Korkmaz ise Suriye'de, devrimin patlak vermesinden sonra Suriye'de uygulanan tarihi planların fiili başlangıcıyla ilgili konuştu. Konuşmasında Bernard Lewis, Henry Kessenger ve Samuel Huntington’dan alıntı yapan Korkmaz, İslam düşmanlığı ve Müslümanların en önemli coğrafyası olan Ortadoğu’yu yıkma ideolojisi ile bağlantı kurdu. Korkmaz’a göre, bu projenin uygulanması için başka surette pratik adımlar atılmaktadır.

Korkmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’nin operasyon sürecine bu bağlamda bakmamız gerekiyor. Türkiye, bu operasyon ile uzun yıllar boyunca planlanan projeyi yıkmıştır. Bu savaşın temel nedeni, Türkiye'nin ulusal güvenliğini korumak gibi görünse de bunun dışında bünyesinde bazı hedefler bulunmaktadır: Bölgedeki sömürgeci ve işgalci güçlerle rekabet edebilecek bir Türk varlığı oluşturmak ve bu sömürgeci güçlerin yayılımını engellemek, Doğu Fırat bölgesinde gelişmiş güvenlik noktaları inşa etmek gibi bir amacı olan İsrail gibi çeşitli ülkelere engel olmak.”

Korkmaz, Türkiye'nin teröristlerden temizlenen bölgeyi nasıl yönetebileceğini açıklığa kavuşturarak, “Burası da Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde olduğu gibi Türk hükümetinden aldığı destek ile bölge halkı ve yerel meclisler tarafından yönetilecek” ifadelerini kullandı.

3. Oturum: “Güvenli Alan Oluşumu ve İdaresi”

Son oturum, bölgenin geleceğine ilişkin çeşitli soruları, yönetme şekli, yeniden inşa, yerel ve politik olarak yönetme planları, rejim ve SDG ilişkisinin doğası, bölgeye etkileri ve bu sürecin sonrasında stratejik ve ekonomik olarak gelişen ve kalkınan bölgeden göç eden halkın tekrar dönme ihtimali üzerine konuşuldu.

İlk olarak, Çevre ve Şehircilik eski Bakanı İdris Güllüce İslami kardeşliğin anlamlarına ve onun gereksinimlerine değinerek, Osmanlı-Arap ilişkilerinin tarihi ve bu ilişkilerin sona ermesinin bölgeye etkisiyle ilgili birkaç genel noktadan bahsetti. Konuşmasında, Türkiye’nin Suriye’de işlenen katliamlar ve onlarca yıldır yaşadığı baskı karşısındaki tutumunu anlatan Güllüce, bölgede Türkiye’ye karşı kurulan komplolara işaret etti. Güllüce, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Batı ülkeleri, sömürü ve katliam dolu tarihlerine rağmen Türk operasyonunu eleştirebiliyor.”

İkinci olarak, Türk Kızılayı Genel Müdürü Dr. İbrahim Altan, Kızılay'ın 2011'den günümüze kendi kabiliyeti ve milletten gelen yardımlar ile bölgeye sunduğu katkılardan bahsetti. Daha önce Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı bölgelerine yaptıkları katkıları da hatırlatan Altan, Türk Kızılay’ının, yeni kurtarılan bölgelere de aynı hızda ve belirtilen alanlarda destek vermeye devam edeceğini söyledi.

Altan, mültecileri bölgeye geri göndermeye başlamadan önce yeniden inşa sorununu hatırlatarak, yol, su, elektrik, hasarlı binaların restore edilmesi ve güvenlik ile istikrarın sağlanması gibi alanlarda hayatlarını kolaylaştıran bir altyapı yokluğunda mültecilerin geri dönemeyeceklerinin altını çizdi. Altan’a göre, bunun sağlanması için Türkiye'nin fiili adımları beklenmemeli, Suriye’de kendi iradesi ile zaman kaybetmeden bu projelerin başlatılması ve yerel meclislerin bu bölgeye gerekli hizmetleri sağlamak için harekete geçmesi gerektiğini aktardı. Türkiye'nin rolünün ise bu kararlara ve girişimlere destek olmak ile sınırlı olduğunu kaydetti.

Suriyeli araştırmacı Khalid Turkawi, sözlerine “Irak'ta yeniden yapılanmanın maliyeti 90 milyar doları aştı. Ancak buna rağmen ülke halen istikrara kavuşmamış, yönetimdeki yapısal kırılganlık nedeniyle her an dağılmaya hazır” diyerek başladı.

Turkawi’ye göre 4 alanda pratik adımlar atılmadıkça yeniden yapılanma başlatılamaz:

Yeniden yapılanmaya yönelik yaklaşımlar ve bu yaklaşımların arkasında bulunan taraflar, genel boyut ve çerçevede yeniden yapılanmayı kolaylaştıran belirleyici adım ve koşullar, Türk yaklaşımını okuyup diğer yaklaşımlarla karşılaştırmak ve en uygun olanı seçmek ya da yukarıdakilerin hepsine dayanarak yeni bir yaklaşım oluşturmak ve yeniden yapılanma için öncelikleri belirlemek.

Turkawi, ilk maddeyi açıklarken yeniden yapılanma konusunda beş farklı yaklaşımın bulunduğunu söyledi. Turkawi sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlki, savaşı kazanmanın ardından yeniden yapılanmanın başlatılması yaklaşımıdır, burada kazanan tarafın, bu süreci vizyonuna göre başlatması için uluslararası ve yerel taraflar tarafından varlığını yasamaya ihtiyacı olacaktır. Suriye rejimi ise bu yaklaşımı sağlama ve desteklemede en önde gelen tarafı temsil eder.

Öte yandan, ekonominin alternatif yol olarak benimsendiği bir yaklaşım vardır. Bazı araştırmacılar, gençlerin siyaset ve savaşa girmesini engellemek için ekonomik bir bölge oluşturmayı öneriyorlar.

Üçüncü yaklaşım, haritanın değişmesinin ardından istikrar sağlamaya çalışmaktır. İranlı milislerin Suriye'nin doğusundaki projeleri ve Hizbullah’ın Humus bölgesinde, kütüphaneler ve üniversiteler kurmaları gibi, bu taraflar için yerel nüfuz yaratmalarına, demografik yapılarına derinlemesine nüfuz etmelerine ve genel yaşayışı değiştirmelerine olanak sağlaması ve böylece bölgenin içinde gelecekte bir varlığa sahip olmasını sağlar.

Dördüncü yaklaşım ise yeniden yapılanmayı siyasi bir çözüme bağlayan batı yaklaşımıdır. Yani önce politik bir çözüm olmadan yeniden yapılanma başlatılamaz.

Son yaklaşıma gelince, bir kısmı Suriye'nin kuzeyinde uygulanan ‘kalkınma’ yaklaşımdır. ‘İDRAK’ Araştırma Merkezi, geçen sene Suriye'nin kuzeyinin kalkınmasına yönelik çok sayıda araştırma ve çalışma hazırladı. Buna göre, kuzey bölgesi kalkınma konusunda bir model olacak, şayet başarılı olursa, diğer tüm bölgelerde uygulanabilecek iyi bir model haline getirilecek.”

Turkawi’nin görüşüne göre, Türk yaklaşımı coğrafya açısından önemlidir. Çünkü Suriye bölgelerinde var olmaları, yeniden yapılanma konusunda 3 adımda bu konuda Türkiye’ye güç kazandırmaktadır:

“Birincisi: Suriye'nin kuzeyindeki güvenlik ve insani ihtiyaçların karşılanması. İkincisi: Bölgelerini etkin bir şekilde yönetmeleri için yerel meclislerin güçlendirilmesi. Üçüncüsü: Yeniden çatışma çıkmamasını sağlamak ve kalkınma ile idari güçlendirmeyle beraber siyasi istikrarın, güvenliğin, kalkınmanın mümkün hale gelmesi. Dolayısıyla, yeniden yapılanma sürecinin başarısı için Türkiye açısından en önemli noktalar şunlardır: Güvenlik ve sosyal adaletin sağlanması, siyasi ve idari istikrar ve bu durumun olumlu ekonomik yansımaları.”

Turkawi, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Kuzey Suriye modelinde yeniden yapılanma sürecini başlatmak için gereken şartlar şöyle:

1. Yıkıma neden olan güçlerin yeniden yapılanma sürecine girmesini önlemek

2. Bireylerin, yaratıcılığın ve düşünmenin potansiyellerini ortaya çıkarmak için kendilerini ifade etmede ve eleştiri de bulunmalarını sağlamak 

3. Yapılanma sürecinin devam etmesini sağlamak için yerel unsurlara güvenmek

4. Altyapı, entelektüel veya güvenlik açısından uygun adımlar atabilmek için yeniden yapılanma için hedeflenen alanı incelemek.

Bu süreçte merkezi öncelikleri şunlardır: Ekonomiyi güçlendirmek için altyapı, sınır geçişleri ve ulaşımın desteklenmesi, daha sonra polis ve yerel yönetim yoluyla toplumsal unsur ve güvenlik hizmetlerinin desteklenmesi, ardından okullar gibi sosyal güvenlik kurumlarının geliştirilmesi ve bölgenin korunması.”

Suriyeli araştırmacı Munqidh Osman Agha ise konuşmasına, pek çok alanda bölgenin geleceğindeki belirsizliklere değinerek başladı. Belirsizliğin çok sayıda alanda olmasının soruları zorlaştırdığını ifade ederek, özellikle yönetim ve ekonomik kalkınma meselelerinin karmaşık olduğunu kaydetti. Agha, Türk operasyon alanında gelişim ve yerel yönetim kurma olasılığı ile ilgili soruları 4 maddede cevapladı. Agha, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgeleri arasındaki coğrafi iletişim, ekonomik düzey, yönetim şekli, halkın bölgeye geri dönüşü ve ekonomik sürece katılımlarının ve uluslararası kuruluşların çalışmalarının niteliği ve uluslararası toplumun bölgeyi destekleme şekli üzerinde durdu.

Agha, tahlilinde şu tanımdan yola çıkmıştır:

“Barış Pınarı bölgesi güvenli bölge midir yoksa güvenli bir alan mıdır? Doğu ve Batı Suriye'deki SDG güçlerinin kontrol altındaki alanlar olan Rasulayn ve Tel Abyad arasında düzenlenen operasyon, coğrafi olarak stratejik bir anlam taşıyor. Bu bölgede, güvenlik kaygısını stratejik bir kalkınma vizyonuna dönüştürürken bir soru ortaya çıkıyor. Çünkü güvenlik kaygısı üzerine giderken kalkınmayı ihmal etmek, bölgeyi devam etmekte olan yeniden yapılanma, kalıcı ve istikrarlı yönetim yapısından ve şiddetin yayılmasından uzak tutmada kilit bir faktör olacaktır.”

Agha’ya göre, bu bölge çeşitli ekonomik unsurlara dayanıyor: “Bunlardan en önemlileri tahıl ekimi ve hayvan yetiştiriciliği. Türkiye ile yapılan ticari alışverişler, Fırat bölgesi, Halep, Humus ve Şam ile iç ticaret, yerel meclislerde, belediyelerde ve çeşitli kurumlarda iç istihdamın devamı için hem iç hem de dış pazarda, tarımsal projeler, mevsimlik ürünler ve gıda ve ticari mal alışverişine yatırım yapılması gerekmektedir.”

Kalkınma sorununu etkileyen sorunlardan bahseden Agha, Fırat’ın batı bölgelerinde coğrafi izolasyonun ciddi ekonomik ve güvenlik etkisinden kaynaklandığının altını çizdi. Agha, “Bu nedenle Suriye'nin kuzeyinde ekonomik döngü yaratılamamıştır; doğudan batıya tüm bölgeler ile bağlantı kurmak gerekmektedir” dedi.

Rus varlığının ve rolünün bölgedeki olumsuz etkilerine değinen Agha, Afrin ve Fırat Kalkanı alanlarının güvenlik ve idari kaos alanlarındaki hatalarının tekrarlandığını söyledi. Afrin’in etkin bir model olmasına rağmen, entegre bir ekonomik, kalkınma ve uzun vadede bir düzen kuramadığı için beklenen sonucu vermediğinin altını çizen Agha, “Mevcut kaynaklardan yararlanan, kendileri ile diğer bölgeler arasındaki iletişim araçlarını çeşitlendiren ve bölgeye geri dönen mülteciler için iş fırsatları yaratan entegre bir stratejik kalkınma ve yönetim için planlama yapan güçlü ve kapsamlı idari yapılara yönelen bir model oluşturulmalıdır” şeklinde konuştu.

Agha, bu bölgedeki ekonomik döngünün başarısının üç koşula bağlı olduğuna dikkat çekti:

“Birincisi: Şehirleri ve kasabaları birbirine bağlayan yolları harekete geçirmek. Özellikle de uluslararası yol. İkincisi: Su, elektrik santralleri ve tarım arazileri gibi bu bölgede var olan ekonomik kaynakları harekete geçirmek. Rusya’nın bu alanlar üzerindeki hakimiyetini sürdürmek için ekonomik gelişmeyi engellediğini hatırlatmakta fayda var. Üçüncüsü ise, Barış Pınarı alanını Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerine bağlamak.”

Agha, Türkiye'nin güvenli bölge planının iki milyon insanın geri dönüşünü içerdiğini, ancak şu andaki haliyle bölgenin bu kadar insanı kaldıramayacağını, bu nedenle, altyapı ile desteklenmesi, coğrafi olarak genişletilmesi, Fırat'ın batısına bağlanarak buradaki ticaret ve ekonomi çemberini genişletilmesi gerektiğini savundu. Agha, “Yerel meclisler, asfalt yollara, bölgeye altyapı sağlamanın yanı sıra, hastanelerde, okullarda ve fırınlarda onarım çalışmalarına başlamıştır” dedi.

Agha, konuşmasının sonunda, Türkiye'nin bölgeyi yönetmek için yürüttüğü operasyonunun tüm sınırı kontrol etmeyi, yaklaşık 400 kasaba inşa ederek, iki milyon mültecinin gönüllü olarak geri dönüşünü sağlamayı planladığını belirtti: “Bu plan için 27 milyar dolar gibi bir rakama ihtiyaç var. Türkiye, uluslararası toplumun ve batının desteği ile yapmak istedi, ancak destek verilmedi, aksine batı süreci eleştirerek planı reddetti. Bu yüzden mültecilerin dönüşü için doğrudan maddi destek verilmesi şu anda beklenmiyor. Yükün çoğunun-uluslararası kuruluşların geri çekilmesinden ve yardım projelerinin askıya alınmasının ardından- Türk hayır kurumları tarafından paylaşılması bekleniyor. Ancak rejimin ve öz yönetimin bölgedeki varlığı, Doğu Fırat bölgelerinde hayır kurumlarının çalışmasına engel teşkil edebilir, çeşitli baskılar uygulanabilir ya da genel olarak Suriye'nin kuzeyindeki ticari alışverişi zorlaştırabilir.

Sempozyumda katılımcılar ve akademisyenler arasında soru-cevap kısmı da yer aldı. Katılımcılar, güvenli bölge, Türkiye’yi operasyona iten süreç ile siyasi ve stratejik etkileri, idari yapılar ve yerel meclislerin bu bölgede yer alabileceği konuma ilişkin sorular sordu. Buna ek olarak, Barış Pınarı Harekatı’nın devam etme ihtimali ve genel hedeflerine ulaşma yolları ile Suriye'nin kuzey bölgelerinde ekonomik kalkınmayı canlandırmanın mevcut yolları hakkında tartışmalar yapıldı.