Suudi Arabistan - Suriye Demokratik Güçleri (SDG) İlişkisi

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) milislerinden oluşan bir grup 25 Kasım 2019’da Suudi Arabistan’a gitti. SDG’ye yakın kaynaklar, Suudlu yetkililerin resmî daveti sonrası gerçekleşen ziyaretin amacını ‘Bölgenin Durumu ve İran Tehditleri’ni ele almak olarak açıkladı.

 

Görüşmeye, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Körfez İşleri’nden sorumlu Devlet Bakanı Thamer Al-Sabhan ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki SDG kontrolündeki bölgelerde bulunan ABD’li komutanlar da katıldı.

İlişkinin hedefleri

 

Suudi Arabistan, Suriye’de (Fırat’ın doğusunda) İran etkisine karşı koymak ve sahada İran nüfuzunu asgari seviyede tutmak için SDG milisleri ile açıkça ilişki kurmayı hedefliyor. Suudi Arabistan’ın, Suriye devrim güçlerine bağlı silahlı grupların veya kendi desteklediği ‘Ceyşu’l İslam’ grubunun Guta gibi bölgelerde etkisini kaybetmesiyle, Riyad yönetimi Suriye'de gerçek bir etkisi ve sosyal tabanı bulunmayan birçok siyasi figüre olan etkisini de kaybetti.

 

Bu ziyaret Suudi Arabistan’ın bölgedeki rolünün zayıflamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Özellikle Prens Muhammed bin Selman’ın politikalarının tırmanışı ve ülkenin yaşadığı dış krizler; özellikle de İstanbul’da gerçekleşen Cemal Kaşıkçı cinayeti, Katar ablukası ve Birleşik Arap Emirlikleri-Suudi Arabistan ittifakının Yemen savaşındaki işlediği savaş suçlarının bu rolün zayıflamasında etkisi oldu. Buna ek olarak BM raporlarına yansıyan ve eleştirilen Suudi Arabistan’daki tutuklu siyasi aktivistler, hukukçular, aydınlar, akademisyenler ve Prens Selman’ın politikalarına muhalefet edenlerin işkence ve kötü muameleye maruz kalması da bu rolü etkiledi.

 

Tüm bunların dışında, Suudi Arabistan’ın SDG ile yakınlaşmasının açık hedeflerinin yanı sıra bazı gizli hedefleri de bulunuyor:

 

         1.      SDG içinde kayda değer bir kitleyi barındıran Suriye’nin doğusundaki ‘aşiret’ kozu üstünden hakimiyet kurarak, ülkedeki nüfuzunu korumak.

         2.      ABD ile yakınlaşarak koordinasyon alanını artırmak.

         3.      Bazı raporların belirttiği üzere; SDG’li milislere malî destek sağlayarak, Türkiye’ye karşı ‘Kürt’ kozunu baskı unsuru olarak kullanmak, SDG’nin hakimiyeti altındaki bölgelere alt yapı hizmeti konusunda finansör olmak ve bazı aşiret temsilcilerine ekonomik destek vererek SDG’li milislerle iş birliği yaptırmak.

         4.      Suudi Arabistan, ‘aşiret’ kozunu Türkiye’nin elinden almak istiyor. Çünkü Türkiye, bölge halkının görüşlerini önemseyen projeler ile meşgul olmakta ve SDG milislerinin halkı ve özellikle de Arap köylerini tehcir etmesine karşı durduğunu açıklamakta ve örgütün varlığına ilişkin keskin tutumunu yinelemekte. Bu tutum Suriye vatandaşları arasındaki Arap çoğunluğun benimsediği ve desteklediği bir tutumdur.

 

Engeller ve zorluklar

 

Türkiye, Barış Pınarı Harekâtı’nı Trump’ın ABD güçlerinin Suriye’den çekileceğini açıklamasının ardından 9 Ekim 2019’da başlattı.

Trump, bu süreçte SDG’li milislerden vazgeçtiği mesajını veren paylaşımlarda bulunurken, bölgenin geleceğine ilişkin ortak bir ABD-Türk anlaşması yapıldı. Ankara, sürecin ilk aşamasında hedeflerine ulaşmayı bir dereceye kadar başardı. ABD’nin tamamen geri çekilmesi durumunda Fırat’ın tüm doğu bölgesini kontrol etme ihtimalini göz önünde bulundurarak, Suudi Arabistan ve müttefiklerinin konumunun, Türk harekâtına önemli bir engel oluşturmayacağı anlaşıldı.

 

Ankara, başta Suriye’de faaliyet göstermekte olan ayrılıkçı Kürt milisleri meselesi olmak üzere; ulusal güvenliğine ilişkin tüm meselelerde müdahaleye tolerans göstermediğini bir kez daha vurguladı. Bir önceki operasyonlar, (Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı) Türk karar vericilerin, düşmanlarının kendisine bir baskı unsuru olarak kullandığı ayrılıkçı ‘Kürt’ oluşumlarına karşı Türkiye’nin tutumunu ciddi bir şekilde ortaya koymakta. Barış Pınarı Harekatı’nda da Türkiye, Suudi Arabistan ve Arap Birliği'nin tutumuna aldırmadı ve operasyon sürecine kaldığı yerden devam etti.   

 

Suudi Arabistan'ın SDG milisleri ile olan ilişkisinin esasen ABD'nin tutumu ve ABD-Türkiye arasındaki anlaşmanın doğasıyla ilgili olduğunu söylemek mümkün. Suudi Arabistan, bu tehlikeli bölgede tek taraflı hareket edemez.

 

Önceki dönemlerden kaynaklanan tecrübeler değerlendirildiğinde, Bakan Thamer Sabhan’ın Suudi Arabistan’ın bölgedeki nüfuzunu güçlendirmek adına, DEAŞ, Esed rejimi ve SDG gibi oluşumların aşiret temsilcilerine destek verdikleri gibi ülkesinin siyasi hesapları doğrultusunda SDG’ye destek vermeleri karşılığında aşiretlere maddi destek vermeye çalışabilir.  Ancak bölgede meydana gelen değişiklikler, bu aşiret temsilcilerinin daha önce sahip oldukları güce sahip olmadıklarını, onları kendi taraflarına çekme yolunun kapalı olduğunu, aşiretler arasında Suriye devrimi ve Esed rejimine ilişkin konulardaki görüş ayrılıkları yaşandığını ortaya koymakta. Öte yandan Ankara, bu değişikliklerin tamamen bilincinde hareket etmekte, bölgenin silahlı gruplarının tamamını gündemine dahil ederek, Suriye’de kendi nüfuzu bulunan alanlarda ve Türkiye’de mültecileri karşılamakta.

 

Türkiye, bölgedeki Arap aşiretler ile karmaşık bir ilişki ağı kurdu; nitekim bu aşiretler Türk hakimiyetindeki bölgelerde aktif olarak bulundu ve hatta daha önce gerçekleştirilen ‘Fırat Kalkanı’ ve ‘Zeytin Dalı’ operasyonlarına katıldı.  Ankara gözetiminde eğitim ve teçhizat sağlandı.

 

Sonuç

 

Suriye’de bölgesel ve uluslararası aktörlerin çıkarlarının çakışmasına ve Suudi Arabistan’ın gerçek bir stratejisinin bulunmamasına bakılacak olursa, Krallık önemli bir başarı elde edemeyecek gibi görünüyor. Bilakis, Türkiye ile olan ilişkilerini ve SDG örgütünü tamamen reddeden devrimci güçlerle olan ilişkilerini ciddi bir tehlikeye atmakta.